Havacılığın içten, bilge ve tecrübeli ismi… Hüseyin Mani

Havacılığın içten, bilge ve tecrübeli ismi… Hüseyin Mani

Havacılığın içten, bilge ve tecrübeli ismi… Hüseyin Mani

Uçak teknisyenliği mesleğini 40 yıl icra eden Hüseyin Mani, 30 yıl çalıştığı THY’den emekli olduktan sonra 5 yıl MNG’de, 5 yıl da My Technic’te çalıştıktan sonra, çalışmayı bırakıp ‘tam’ emekli olmuş.

 

‘Tarihin Tanıkları’ röportajlarımızın bu ayki konuğu Hüseyin Mani… Doğma büyüme Beşiktaşlı olan Mani, 40 yıl uçak teknisyenliği yapmış. 30 yıl THY, 5’er yıl da MNG ve My Technic’te mesleğini icra etmiş. 2015 yılında çalışmayı bıraktığından bu yana da dünyayı geziyor, yeni yerleri keşfetmenin tadını çıkarıyor. Emekli olduğunda ne yapacağını bilmeyenler için güzel bir yol ortaya koyan Mani, bu durumu şöyle ifade ediyor: “Emekliliğin bu kadar güzel olacağını bilseydim çok önceden emekli olurdum.”

Çalışma yaşamına kısa bir yolculuk yaptığımız Hüseyin Mani’nin sözlerinde hem tecrübe, hem bilgelik, hem de içtenlik var; dolayısıyla kulak kabartıp dinleyelim. Buyurun tarihin tanığı Hüseyin Mani’nin meslekte geçirdiği 40 yılın tanıklığına…

Hüseyin Bey, sizi tanıyabilir miyiz? Hüseyin Mani kimdir, kısaca anlatır mısınız?

Karadeniz kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1951 yılında Beşiktaş’ta doğdum, Beşiktaş’ta büyüdüm. İlk ve ortaokulu Beşiktaş’ta, liseyi Maçka Sanat Enstitüsü Torna Tesviye Bölümü’nde okudum. Liseyi bitirdikten sonra Özel Işık Mühendislik ve Mimarlık Yüksek Okulu Makine Bölümü’ne girdim.  Orada iki yıl devam ettim. 1972’de o dönem meydana gelen toplumsal olaylardan dolayı, ani bir kararla okulu bıraktım. Tophane’de bir gemiye bindim ve gemiciliğe başladım. Babam kaptan olduğu için, ilgili olduğum bir meslekti. 7-8 ay gemide çalıştıktan sonra, döndüm Denizli’ye askere gittim. Dört ay acemilikten sonra dağıtıma İstanbul’a geldim, Fenerbahçe Ordu Evi’nde askerliğimi bitirdim. Askerlikten sonra 1975 senesiydi. THY’de alımlar olduğunu duydum ve gittim başvurumu yaptım. Beşiktaş’ta takıldığımız kahveden ağabeyimiz Önder Yurtseven vardı, THY’de vardiya şefliği yapıyordu o zaman. Bir gün kahvedeyken “THY eleman alıyor, neden başvurmuyorsun?” dedi. Ben de evraklarımı hazırladım, Yeşilköy’de eski hangara gittim ve başvurumu yaptım. Başvurduktan sonra bekliyoruz ki bizi çağırsınlar, bir gün arkadaşım “Yeşilköy’e gidiyorum gel beraber gidelim!” dedi. Bunun üzerine “Geleyim THY’ye başvuruda bulunmuştum, ne oldu bir sorayım” dedim, kalktık gittik.  Personelde Hüseyin Kılçık adında bir yetkili “İki gün sonra imtihan var, haberin yok mu?” deyince anladım ki, sınav çağrısı elime ulaşmamış. İki gün sonra Yeşilköy Havaalanı’nda imtihana girdim. Mülakat vs. derken Kasım 1975’te THY’de uçak bakım atölyesinde işe başlamış oldum. Benim THY’deki başlangıç hikâyem bu şekilde. O gün o arkadaşımla Yeşilköy’e gitmeseydim ve gidip başvuruyu sormasaydım belki de bugün burada olamayacak, hayatımın mesleği olarak gördüğüm ‘uçak teknisyenliğini’ yapmamış olacaktım.

Daha önce havacılığa merakınız var mıydı? Havacılık o zaman sizin için ne ifade ediyordu?

Baba mesleğinden dolayı denizciliğin yeri başkaydı, ama havacılık da ‘merak’ uyandıran bir alandı o zamanlar. Her uçak sesi duyduğumda ilgiyle bakar, “Nasıl oluyor da peşinden beyaz bir yol bırakıp gidiyor? Nasıl uçuyor? Nasıl havalanıyor?” gibi bir sürü sorunun kafamda dolaştığını hatırlıyorum. THY, herkesin gıptayla baktığı bir kurum, ayrıca o zaman bu mesleğin okulu da yok ki okuyasınız. Bizim gibi sanat okulu mezunlarını alıyorlardı. Şimdiki gibi değildi tabii. Dolayısıyla 1975 yılında ‘THY Üniversitesi’ne başladım dersem, yanlış söylemiş olmam. Bizim için resmen bir üniversiteydi.

O zaman şunu sormak istiyorum, ‘üniversite’nin ilk yıllarında ne gibi ‘dersler’ gördünüz?

A kursu, B kursu, AB kursu, AB kursunda uçağın ana parçalarını anlatıyorlardı, ‘bu uçağın kanadı’, ‘bu motoru’, ‘bu iniş takımları’…  Sonuçta hiçbir şey bilmiyoruz. Her şeyi sıfırdan öğrettiler bize. Uçağı ilk defa yerde görüyorum, içine giriyorum. Atölyeleri gezdirdiler, ‘burası yapısal atölyesi’, ‘burası akü atölyesi’,  ‘burası elektrik’, ‘burası takımhane’ gibi; her şeyi a’dan z’ye öğretmeye başladılar. Kısacası okula kaydolduk ve okuma yazma öğrenmeye başlayan ilkokul çocukları gibi her şeyi orada öğrendik. O kadar muhteşem bir okuldu ki, hiçbir okula benzemiyordu. Ağabeylerimiz muhteşem, ustalar muhteşem… Çok keyif aldım bütün arkadaşlarım gibi.

Derslerinizde başarılı olmak için ekstra bir çabanız oluyor muydu, bilmediğiniz bir alanda kendini eğitmek de önemli bir unsur olsa gerek?

Ortalıkta kalın kalın kitaplar görüyorduk. Kataloglar görüyorduk… Ve hepsi İngilizce! O zaman kafama dank etti: “Bu mesleğin olmazsa olmazı lisan, lisan, lisan…” dedim. O zaman her şey kitaplardaydı. Bakıyorsunuz çok güzel resimler var, fakat yazılar İngilizce! Mesleği yapmak için lisanın şart olduğunu gördüm.

Ne yaptınız, lisan için?

Rahmetli babamın İngilizcesi çok iyiydi. Ona soruyordum, İngilizcesi çok iyi olmasına rağmen terimleri teknik olduğu için, havacılık ile ilgili olduğu için o da bilmiyordu. Sağdan, soldan, kahveden Önder Ağabey’e “Abi bugün şöyle oldu, abi bugün lastiği değiştirdik, abi bugün şu arıza oldu, bu ne anlama geliyor?” gibi soruyordum. Her gün yeni şeyler öğreniyordum. Bir gün bir ağabey geldi, “Sen benimle gel” dedi. Selçuk Gürkayalar, Allah rahmet eylesin. “DC 10 uçağının üzerine çık, şurayı sök!” dedi. Bir boru gösterdi, elimde bir kurbağacık ile sökmemi söyledi. Sökmeye başladım, ama ne olduğunu bilmiyorum. Mavi bir su akmaya başladı, üstüm başım su altında kaldı, mavi su gözlerime de geldi. Sonra öğrendim ki hidrolikmiş, gözlerim yandı, hiçbir şey görmüyorum.  Arkadaşlar aldılar beni götürdüler, bol su ile yüzümü yıkadım. Neyse söyleyeceğim o ki, hiçbir şey bilmeden başladığımız mesleği böyle öğrendik.

Bir anlamda mesleğin içinde pişmek bu olsa gerek… Sonra neler yaptınız, biraz daha çalışma ortamınızdan bahseder misiniz?

Sonra revizyona verdiler. Hala kendilerini hürmetle, saygıyla andığım Yalçın Şeker, Çetin Biber onların yanında çok çalıştım. Öyle müthiş ustalardı ki, her bildiklerini öğrettiler. Bizi imtihan ederlerdi, sorular sorarlardı. Ustabaşı Erkan Ünal vardı, Yılgör Demirel, Sami Zoray, ismini şu an hatırlamadığım diğer ustalarımız, bize eziyet etmeden, bizi hakir görmeden bu mesleği bize aşıladılar.

Yurtdışı deneyiminiz oldu mu, eğitim dışında yurtdışında çalıştınız mı?

1989-1997 yılları arasında İsviçre’nin Zürih kentinde çalıştım. THY’nin gelen uçaklarının bakımını yapıyorduk. İlk zamanlar Cenevre ve Basel’e de gidip geliyordum. Çok yoğun bir dönem olmuştu.  Yaklaşık dört yıl böyle devam etti, daha sonra Cenevre’ye ayrı bir ekip bakmaya başladı.

Türkiye ile İsviçre’yi karşılaştırma imkanınız olmuştur, çünkü sekiz yıl iyi bir zaman bunun için?

Aradan 22 yıl geçmiş, benim için İsviçre ayrıcalıklı bir ülkedir. Yaşam standardı çok yüksek bir ülke. İnsanların birbirine saygı duyduğu, birbirlerinin haklarını gözetlediği bu ülkede sekiz yıl yaşadım. Çok güzel günlerdi. Muhteşem bir ülke, her zaman da anlatılabilecek bir ülkedir diyebilirim. Çok yoğun çalışıyordum, ama çok keyifli yıllardı. Bazı günler 8-10 uçak gelirdi. Antalya’dan bir arkadaş gelir günü birlik yardım ederdi. Havaalanında THY’ye ait 8 uçağın yan yana görüntülendiği zamanlar olmuştur… Ekibimiz çok iyiydi, çocuklarımla, ailemle çok güzel zaman geçirdik.

40 yılı aşkın bir mesleki birikiminiz, geçmişiniz var. Bu süre içindeki değişimi, dönüşümü nasıl yorumlarsınız, neler söylersiniz?

30 yıl THY’de, 5 yıl MNG’de ve 5 yıl da My Technic’te çalıştım. MNG’de ‘teknik koordinatör’, My Technic’te ‘hat bakım şefi’ ve ‘hat bakım müdürü’ olarak görev yaptım. 40 yıl içinde müthiş bir değişim, gelişim yaşadık. Bu kadar büyük değişimi yaşayan başka bir sanayi dalı var mı, bilmiyorum. Bizler her şeyi kitaplarda öğrenirken, günümüzde ise uçakların havadayken arızalarını bildirdiği, teknolojik gelişmeye tanıklık yaptık. Ama teknisyenlikte ne var biliyor musunuz? Bir, ani karar verebilmek, iki el melekesi, el çabukluğu, üçüncüsü ise lisan! Bu üç şey birleştiği zaman, siz her sorunun üstesinden gelebiliyorsunuz. Gelişen teknoloji beraberinde eğitimi de değiştirdi dönüştürdü. Bizim meslek lisesinden çıkıp yaptığımız işi, gençler orta öğrenimde, üniversitede eğitimini alarak bu işe başlıyorlar.

 

Uçak teknisyenliği çok prestijli bir iş olarak değer görüyor, bunu neye bağlıyorsunuz?

Çok prestijli bir meslek, maddi manevi tatminkâr bir meslek. Dolayısıyla gençler arasında da çok rağbet görüyor. Bir daha dünyaya gelsem, yine bu mesleği yapmak isterdim.

İşinizin bir de disiplin boyutu var, çok önemli. Çalışanların mutlaka uyması gereken kurallar var, prensipleri var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Hele şimdi, hele şimdi…! O kadar katı prensipleri var ki, muazzam! Bizim zamanımızda yine bazı konularda esneklik vardı. Şimdi her şey kural ve katı prensipleri olan bir mesleğe dönüşmüş durumda. Sivil Havacılık, işi o kadar sıkı tutuyor ki, o kadar önemli prensipler var ki ve mecbursunuz bu kurallara uymaya. Çünkü işimizin sigortası kurallardır. Kurallara uyduğunuz sürece, prensipleri uyguladığınız müddetçe bu işi iyi yaparsınız.  Bu da uçuş emniyetini getiriyor. 

Gençlere bu anlamda neler söylemek istersiniz?

Önce, her şeyden önce İngilizce’yi iyi bilmelerini tavsiye ederim. Bu işte başarılı olmak isteyen gençlerin iyi lisan bilmeleri şart! El becerisi ve iş takibi çok önemli… Bu işi yapmak isteyen gençlerin, başarılı olmak isteyen gençlerin kendilerini bu işe vermeleri gerekiyor. Hata kabul etmeyen bir iş, dolayısıyla kendilerini çok iyi programlamaları gerekiyor. Şimdiki gençler birçok şeyi öğrenip geliyorlar, teorik eğitimini tamamlayıp geliyorlar. Birçok şeyi öğrenmiş oluyorlar. Öğrendiklerini bahsettiğimiz iş disipliniyle donattıkları zaman, bu işi iyi bir şekilde yapmış oluyorlar.

 

12 Eylül Darbesi olduğunda siz çalışıyor muydunuz?

İlginçtir, o gece vardiyam vardı. Gece 12-1 gibi Airbus uçağın başında Yalçın Şeker ustamla birlikte çalışıyorduk.  Yanımıza bir subay geldi, muhabbet ediyoruz. Bir şeyler soruyor filan, biz tabii işimizi yapmaya devam ediyoruz. Binbaşıydı, işimizi bitirdik gidip bir çay içelim dedik. Subay bize herhangi bir imada filan bulunmuyor. Hangara bir geldik, anladık ki askeriye yönetime el koymuş. Binbaşı o zaman durumu anlattı. Sabah oldu, bizi bırakmadılar. Sıkıyönetim olduğundan vardiyayı devralacak ekip gelemedi vs. Sonra bazı yazışmalar yaptılar, evraklar hazırladılar. Biz o gün öğleden sonra ancak çıkabildik.

Sonra darbeyi gerçekleştiren Kenan Evren ile seyahat ettiniz? Neler söylersiniz?

O zaman Cumhurbaşkanının uçağı yoktu şimdiki gibi. Başbakan, cumhurbaşkanı bir yere giderken, tarifeli uçak hazırlanırdı. Özel bir hazırlık olurdu bu. Bir hafta on gün önceden uçak içeri alınır uçağın içi yeniden dizayn edilirdi. Hatta Turgut Özal zamanında uçağın içinde oda yapılırdı. Bu hazırlıklar yapıldıktan sonra elektrik, elektronik, mekanik teknisyen olurdu. Yola çıkmadan önce uçak personeline brifing verilirdi, personel güvenlik soruşturmasından geçer. Arama tarama yapılır. Uçağı alır Ankara’ya gidilir. Oradan da nereye uçulacaksa uçulurdu. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile de böyle bir uçuşumuz oldu. Kenan Evren ile Cezayir’e gittik; fotoğrafımız da o günün anısına çekilen bir fotoğraf.  VIP uçuşu deriz, personelin hoşuna giden bir görev. Bülent Ecevit ile de Zonguldak’a gitmiştim. Bir kalem hediye etmişti… Kısacası VIP uçuşları teknisyenlerin hoşuna giden bir görevdir.

Anılardan söz açılmışken ilginç bir anınızı da paylaşmanızı istiyoruz. Gerçi anlattığınız her şey bir anı aslında ama…

Şöyle bir anımı paylaşayım, Cenevre’den kalktık Zürih’e gidiyoruz. Uçak B-727. Uçak inerken bir hava sirkülasyonu oldu. Çok sert bir iniş yaptık, kokpite gittim “Hocam hayrola?” dedim. Pilot “Ben de anlamadım” dedi. “Galiba lastiklerimiz patladı!” dedim; “Yok ya kelebekler gibi indim!” dedi. İndik bir baktık ki, üç lastik de patlamış. Pistte kaldık! Uçağı tahliye ettik, uçağı pistten çekene kadarki süre epeyce stresliydi. Uçağı çektikten sonra iniş takımlarında hasar var, kanatlarda hasar var, o gün çok stresli ve zorlu bir gündü, hiç unutmam! İki gün sonra ancak uçağı İstanbul’a yolcu edebilmiştik…

Hüseyin Bey; 40 yıl sonra emekli oldunuz. Kolay değil 40 yıl! Neler hissetiniz ve neler yapıyorsunuz?

Emekli olunca sanki yaşayamayacağım gibime geldi. Fakat o kadar çok seyahate çıktım ki, o kadar çok ülke gezdim ki; korktuğum şey olmadı. Bir kızım ve bir de oğlum var. Onlar da artık kendi işlerinde güçlerindeydi. Hanımımla doyasıya geziyoruz, bir torunum var ona vakit ayırıyorum. Bol bol geziyoruz, dünyayı dolaşıyoruz, Türkiye’yi dolaşıyoruz. Hala da gidecek yer bakmaya devam ediyoruz. Emekliliğin bu kadar güzel olduğunu bilseydim, daha evvel emekli olurdum!

Son olarak eklemek istediğiniz, bir mesajınız var mı?

Önce UTED’e, UTED’e hizmet eden çok eski ağabeylerimiz var onlara saygılarımı sunuyorum, anıyorum. Hizmetlerinden dolayı teşekkür ediyorum. Daha evvel hizmet edip hayatını kaybedenlere rahmet diliyorum; mekanları cennet olsun. UTED kadar ayakta kalmış bir dernek daha yok. 50 yıldır bizlere hizmet ediyor, herkese, emeği geçen tüm çalışanlara şükranlarımı sunuyorum; var olsunlar…

3.12.2019 10:35:00
686